Bir sorudan fazlası: Yavrum sen yine kilo mu aldın?

Gisela Sandoval, annesi ve 10 yaşındaki kızıyla alışverişteyken, kızının bir elbiseyi denemesini ve poz vermesini izliyordu.

O sırada annesinin sesini duydu: “Lütfen göbeğini içine çek.”

Bu cümle karşısında beklenmedik bir panik yaşayan Sandoval, “Hayatımın 40 yılı gözümün önünden geçti” diyor.

Sandoval’ın yaşadığı panik hissinin sebebi annesinin henüz o küçük bir çocukken göbeğini saklaması için verdiği öğütler, sıklıkla yaptığı uyarılardı.

Annesinin ‘göbek uyarılarının’ ruhunda derin yaralar bıraktığını anlatan üç çocuk annesi Sandoval, “Göbeğimle ilgili hâlâ büyük sorunlarım var. Kilom ne olursa olsun, her zaman göbeğimin olduğunu düşünüyorum” diyor.

BÜYÜKANNEDEN ANNESİNE, ANNESİNDEN DE KENDİSİNE…

Gisela Sandoval, üç çocuğunun önünde yiyecekler ve bedenler hakkında konuşurken çok dikkatli davransa da yine de kendisine miras kalan birkaç ‘takıntıyı’ onlara istemeden de olsa devredip devretmediğini merak ediyor.

Sandoval bunu merak ediyor çünkü büyükannesinin de annesine aynı şeyi yapıyormuş: “Büyükannem, annemi çok zorlardı. Öyle ki annemin beni emzirmesine dahi izin vermemiş. Emzirme döneminde daha fazla kilo alabileceğini söyleyerek buna engel olmuş.” 

Yemekler ve vücudumuz hakkında nasıl düşündüğümüz söz konusu olduğunda, erken yaşlarda yaşadığımız deneyimlerin etkisi sandığımızdan çok daha fazla. Ebeveynlerimizin yemek ve vücutlarımız konusundaki tutumu, yaptıkları müdahaleler ve yönlendirmeleri tam anlamıyla hayati bir önem taşıyor.

‘KULAK MEMEMİN KALINLIĞI HAKKINDA YORUMLAR YAPILDI’

Birçok insan, çocukluktan itibaren vücutlarıyla ilgili yapılan yorumları unutmuyor. O isimlerden biri de Eunny Jang. Yaşadığı kilo endişeleri hayatına deyim yerindeyse hükmeden Jang, o zamanlar Koreliler arasında kabul edilen güzellik ideallerine uymuyordu: İnce, dar omuzlu ve belirgin kalçalı değildi…

Jang, kendisine yapılan yorumların sadece kilosu ile ilgili olmadığını da söylüyor ve “Annemin en az dört arkadaşı kulak mememin kalınlığı hakkında yorum yapmıştı” diye konuşuyor.

Jang’ın hayatını etkileyen şey sadece bedeni ile ilgili yapılan yorumlar değil, annesinin de diyet takıntılı olmasıydı. Öyle ki Jang annesini örnek alıp kendi kendine diyete başladığında henüz 10 yaşındaydı.

ABD’nin Maryland eyaletinde bir kaya tırmanışı eğitmeni olan Jang, “Annemin bir hafta boyunca sıvıdan başka bir şey tüketmediğini görürdüm. Bu yüzden hayatınızdan ve vücudunuzdan memnun olmadığınız zaman diyet yapmanız gerektiği düşüncesi zihnime yerleşmişti” diyor.

Aradan yıllar geçse de bu durumun Jang üzerindeki etkileri kolayca silinmedi. Kaya tırmanışına başlamak ise onun hayatını iyileştiren en önemli adım oldu. Jang, halen diyet yapma alışkanlığını aşmak için mücadele ediyor.

Ailelerin yemek ve bedenler hakkında çocuklarına yaptıkları yanlış yönlendirmeler ya da baskılar, hayat boyu peşlerini bırakmayacak travmalara dönüşebiliyor. Gisela Sandoval ve Eunny Jang’ın yaşadıklarına çok benzer hikayeler dünyanın dört bir yanında yaşanıyor. İşte ülkemizden birkaç örnek…

‘ÇAREYİ EVİ TERK ETMEKTE BULDUM’

“Evde sürekli gözler üzerimdeydi, kilom hakkında yorum yapılıyordu” diyen 32 yaşındaki G.M., çareyi evi terk etmekte buldu:

“Aslında yemekle çok aram yok ama uzun yıllar spor yaptıktan ve bıraktıktan sonra hızla kilo almaya başladım. Bundan önce de evde annemle kilom hakkında sık sık tartışıyorduk. Kilo vermem gerektiğini, sosyal çevremin beni bu halimle kabul etmeyeceğini söylüyordu. Bu uyarıları sağlık için yaptığını söylese de bir noktadan sonra epeyce sıkıcı bir hal almaya başladı.

Birinin sürekli dış görünüşünüze bakarak kendince anlamlar çıkarması başlarda saçma ve komik gelirken, bu görüşün sürekli hale gelmesi sinirlerinizi bozmaya başlıyor. Bu nedenle annemle çok fazla tartıştığımızı hatırlıyorum. Kendisine de defalarca kilo vermek istemediğimi ama sağlıklı beslenme konusundaki görüşlerine hak verdiğimi söyledim. Fakat, bedenim ile ilgili yorumları son bulmadığı ve de son bulmayacağı için çareyi evi terk etmekte buldum. Gün içinde bedenim sürekli gözden geçirilmediği ve üzerine yorum yapılmadığı için de çok mutluyum.”

Bir sorudan fazlası: Yavrum sen yine kilo mu aldın

‘20 YILDIR SÜREKLİ DİYET YAPIYORUM’

Ebeveynlerinin “Bırak artık şu elindeki ekmeği”, “Sen yine mi kilo aldın?” söylemleri ile çocukluğu kelimenin tam anlamıyla bir ‘yemek cehennemine’ dönüşen Tuğba D., “35 yaşındayım ve 20 yıldır sürekli diyet yapıyorum” diyor ve yaşadıklarını anlatıyor:

“Annem kilo takıntısı olan bir kadındı. Onun için zayıflık demek güzellik demekti. Ben ise yemek yemeyi çok seven bir çocuktum. Haliyle annemin güzellik bakış açısına hiç uymuyordum. Beni istediği kalıba sokabilmek için daha çok küçük yaşlarda beyaz ekmek, makarna, pilav, köfte-patates gibi bayıldığım yemekleri yasaklamaya başladı.

Ama ne kadar mücadele ederse etsin yemek yemekten bir türlü vazgeçiremedi beni. O baskı kurdukça ben daha fazla yemek istiyordum. Bazen geceleri kalkıp gizlice yiyordum. Ergenlik döneminde ise ciddi bir diyet takıntısı başladı bende. Annemin yönlendirmeleri o dönemde patlak verdi belki, bilemiyorum ama 15’li yaşlarımda kendi kendime diyet yapmaya başladım. Ancak içimde öyle bir açlık hissediyordum ki diyetin ikinci günü kendimi deli gibi yerken buluyordum. 15 yaşımda nasılsam, halen öyleyim…

20 yıldır sürekli diyet yapıyorum. Uzmanlardan da yardım alıyorum hatta kilo da veriyorum fakat verdiğim kiloları geri almam çok kısa sürüyor. Psikoloğum bunun ‘duygusal açlık’ olduğunu söylüyor. Yenmek için çok mücadele ediyorum ama daha zaman alacakmış gibi görünüyor.”

Gıdanın sadece yakıt olarak alınması düşüncesi haksız ve aşırı basit bir tutum olacaktır. İnsanlar zevk için de yerler. Yemekler kültürlerde ve hatıralarda güçlü bir rol oynar. Bu yüzden aile olarak birlikte yemek yemek ‘kilit müdahalelerden’ biridir.

Psikiyatrist ve Yeme Bozukluğu Uzmanı Vikas Duvvuri

‘BÜYÜMÜYORSUN’ LAFI YÜZÜNDEN BOY TAKINTILI OLDU

17 yaşındaki Emre Y.’nin çocukluk döneminde yemek konusunda yaşadığı sorunlar yukarıdaki örneklerin tam tersi yönünde. Zor bir bebeklik döneminden geçen ve reflü nedeniyle sıklıkla istifra eden Emre, bu durumun annesinin psikolojisini çok yıprattığını ve çocuğunun ‘büyümediğine’ inandığını söylüyor. Emre yaşadıklarını ve bunun kendinde bıraktığı izleri şöyle anlatıyor:

“Bebekken bana reflü tanısı konmuş. Emdiğimde ya da mama içtiğimde çoğunlukla kusuyormuşum. Annem bu yüzden çok üzülüyormuş. Öyle ki bana bakıp bakıp, ‘Çocuğum ölecek mi’ diye ağlıyormuş.

Bu kusma durumu büyüdükçe azalsa da tam anlamıyla bitmedi. İlkokula giderken canım bir şeye sıkıldığında, üzüldüğümde ya da heyecanlandığımda istifra ediyordum. Annem ise artık sinirlenmeye başlıyor ve sık sık istifra ettiğim için büyümediğimi düşünüyordu. Beni yaşıtlarımın boy ve kilolarıyla kıyaslıyor, zayıf ve kısa olduğumu söylüyordu. Her yemek masasında daha fazla yemem için ısrar ediyordu. O ısrar ettikçe benim istifra edesim geliyordu.

Sırf boyum uzasın diye beni basketbola yazdırdılar. Neyse ki sporu çok sevdim ve zorla gidiyormuş gibi hissetmedim. Sporun ve ergenliğe girince açılan iştahımın katkısıyla bir anda uzamaya, kilo almaya başladım. Fakat şimdi başka bir sorun var: Ben kendimi uzun boylu ve ideal kiloda göremiyorum. Boyum şu anda 180 santimetrenin üstünde fakat içimde hep ‘Daha uzun olmalıyım’ düşüncesi var. Sürekli yemek yemek, basketbol oynamak ve daha da iri olmak istiyorum. Bunu nasıl aşacağım bilmiyorum.”

Ebeveynler arasında çocuklarının boy/kilolarını kıyaslama durumu söz konusu. Kıyaslayan ebeveyn öz güveni düşük ebeveyndir. Bir konudaki yetersizliği kıyaslıyorsunuz. Demek ki kendinizi yetersiz görüyorsunuz. Yani aslında sorun çocukta değil, ebeveynin kendisinde. Kıyasın olduğu her yerde düşük öz güven, düşük öz benlik saygısı vardır.

Dr. Uzman Psikolog Serap Duygulu

Bir sorudan fazlası: Yavrum sen yine kilo mu aldın

‘ISPANAK YEMEDİM DİYE BÜTÜN GECE MASADA BEKLETMİŞTİ’

Ebeveynlerimiz bazen sağlıklı gıdalar tüketmemiz konusunda fazla baskıcı davranabiliyor, tadını sevmediğimizi söylememize rağmen yememiz için zorluyor. Tam da bu sebepten çocukluğundan beri ıspanağı bırakın yemeyi görmeye dahi tahammül edemeyen 28 yaşındaki Işıl Y. de şunları söylüyor:

“Çocukken yemekle ilgili bir sorunum olmadı, genelde annem ne pişirirse yerdim. Fakat hoşlanmadığım bir iki sebze vardı. Onlardan biri de ıspanaktı. Bir gün annem yine ıspanak pişirdi ve benim de yemem gerektiğini çünkü çok faydalı olduğunu anlatıp durdu. Ama asla istemiyordum. Babam inat edip yemediğimi görünce sinirlendi ve benimle anlamsız bir inada girdi.

İşin rengi öyle bir değişti ki, babam bana ‘Bu yemekten bir kaşık almazsan masadan kalkamazsın’ dedi. Bende de çocuk inadı, deli gibi ağlıyorum ama asla yiyemiyorum. Ben ağladıkça babam sinirleniyor, daha da inat ediyor. Sadece yedi yaşındaydım ve gerçekten ıspanak yemediğim için bütün gece masadan kalkmama izin verilmedi. Evet şaka değil, sırf ‘ebeveyn otoritesini’ yerle bir etmemek için babam söylediği sözden dönemedi, beni gece boyunca masadan kaldırmadı. Ben de tabii ki pes ettim ve zorla bir kaşık yedim, öyle kalkabildim masadan.

Peki sonra ne mi oldu? Hayatım boyunca bir daha ıspanak yiyemedim. Bırakın yemeyi, market rafında bile ıspanak görmeye tahammül edemiyorum. Aslında çocukken oldukça iştahlı olan ben, bir daha o kadar keyifle yemek de yiyemedim. Şimdilerde de sadece doymak için yiyorum. Sanırım ‘sağlıklı yemek zorlaması’ bendeki yemekten keyif alma hissini tamamen yok etti.”

SANA EVDE YEMEK VERMİYORLAR MI?

Bir hikâye de annesi etrafın ‘gazına’ gelen 24 yaşındaki Gizem K.’den:

“Küçüklükten beri minyon bir yapıya sahibim. Kuzenlerime aileleri ‘Artık daha fazla yeme’ derken, benim annem daha fazla yemem için ısrar ediyordu. Hatta zayıf olduğumu gören birkaç akrabam ‘Sana evde yemek vermiyorlar mı?’ gibi cümleler kurup annemi daha da sinirlendiriyordu.

Balık hapları, takviye gıdalar hatta hiç hastalığım olmadığı halde kilo almaya yarayan alerji hapları bile kullandım. Küçükken zayıf olmakla çok mücadele ettiğim için şimdilerde hâlâ zayıf olduğumu ima eden biri olduğunda çok sinirleniyorum. Artık kilo almak için ne olduğunu bilmediğim ilaçlar kullanmak yerine, bir uzmanla çalışarak sağlıklı bir şekilde süreci ilerletiyorum.”

EBEVEYN TUTUMU YA YEMEKTEN UZAKLAŞTIRIYOR YA DA YEMEĞE İTİYOR

Çocukluk döneminde yaşanan yeme problemlerinin tüm hayatımıza etki etmesi konusunda danıştığımız Dr. Uzman Psikolog Serap Duygulu, “Doğduğu andan itibaren anne sütünü heyecanla emmek isteyen bebek, ne oluyor da yemekten nefret eden ya da duygusal açlık çeken biri haline geliyor? Bunun sebebi çocuk değil, ebeveyn tutumu. Bir toplumsal algı var bir de ebeveynlerin algısı var” diyor ve ekliyor:

“Eğer anne ya da temel bakıcı figürü, gerek toplumun ona biçtiği rol ve beklenti nedeniyle, gerekse kendi kaygıları, mükemmeliyetçi ve kontrolcü tutumu nedeniyle çocukla olan iletişimi yemek üzerinden yapıyorsa, çocukta kesinlikle yeme bozuklukları baş gösteriyor. Çocuk ya çok yiyor; çünkü var olan kaygıyı bir yere yönlendirmesi gerekiyor. Ya da o baskıdan kaçmak için yemekten de kaçıyor. Çünkü dışarıdan ona dayatılan şey ya sıfır beden olması ya da çok yemesi. Her iki uç da sıkıntılı.”

Bir sorudan fazlası: Yavrum sen yine kilo mu aldın

İLK ADIM ÇOCUĞUN ELİNE KAŞIĞI VERMEK

Peki ama ebeveynlerin göstermesi gereken sağlıklı tutum nasıl olmalı? Serap Duygulu anlatıyor:

Bir yaşından itibaren çocuğa kaşık verilmeli ve döke saça yemesine müsaade edilmeli. Bu adım ilk ve en önemli olandır.

Öte yandan çocuklarla ilişkileri yemek üzerinden kurmak çok yanlış. Çocuk “Doydum” dediğinde genellikle annenin gözünde az yemiş oluyor, anne doymadığını düşünüyor. Aslında doymayan annenin kendisi. Annenin gözü doymadığı için çocuğun da doymadığını düşünüyor. Halbuki olması gereken şey doyma kararını gerçekten çocuğa bırakmak ve ister bir kaşık ister beş kaşık yesin, “Doydum” dediği anda ısrar etmemek.

Özellikle sebze yemeklerini “Bu çok besleyici” diyerek ısrarla çenesini tutup, kaşığı çocuğun ağzına sokarak zorla yedirme durumu söz konusu. Bu tutum, çocuğun sevebileceği, yiyebileceği besinlerden de uzaklaşmasına neden oluyor.

Bir yemek söz konusu olduğunda “Bunun içinde çok vitamin var, çok yararlı” diyerek ısrar etmek yerine, çocuğun kendi kendine tatmasına izin vermek gerekiyor. Çocuğu doğrudan yemekle ve hatta zorla yedirmekle muhatap etmek yerine, tabağı çocuğun önüne koymak ve kaşığı da eline vererek kendi başına tatmasına izin vermek en doğrusu olacaktır. Yani birinci önceliğiniz çocuğun yemesi değil, yemek ile tanışması olmalıdır.

ÇOCUK YEMEKLE NASIL TANIŞTIRILIR?

Çocuğu yemek ile tanıştırmanın, sağlıklı bir ilişki kurmanın oldukça basit bir yolu var. Çocuğunuza evde var olan yemeklerden ikişer kaşık, sevdiği yemekten ise istediği kadar yiyebileceğini söylemelisiniz. Diyelim ki evde çorba, bezelye ve makarna var. Çocuklar genelde sebze yemeklerine tepkili oluyorlar. Çocuğa “Her yemekten iki kaşık yiyeceğiz ama sevdiğinden istediğin kadar yiyebilirsin” diyebilirsiniz. Fakat yemek yerken “Çok faydalı bu yüzden yiyoruz” denmemeli.

Söylenmesi ve öğretilmesi gereken nokta ise şu: Bu yemek yapılırken çok emek harcandı. Yemeğe ve bunu yapan kişiye saygıdan dolayı tadına bakmamız gerekiyor. Bunu öğrenen çocuk yemekle sağlıklı bir ilişki kurabiliyor.

Tıpkı çocuğu yemeye zorlamak gibi, yiyen çocuğun önünden yemeği almak, “Daha fazla yeme” demek de ‘yanlış oluşturulmuş yemek tutumunun’ yansımasıdır. Demek ki zamanında sağlıksız bir yemek tutumu geliştirildi ki çocukta fazla yeme durumu ortaya çıkmış.

Şunu özellikle belirtelim; hormonal veya fizyolojik sorunlar varsa yeme bozukluğu ortaya çıkabilir. Ancak bunlar yoksa çocuk psikolojik olarak yeme açlığı yaşıyor demektir ve o zaman da yediği hiçbir şey ile doymaz.

11-13 YAŞTAN ÖNCESİNE DİKKAT…

Çocuklarla yemek, sağlık ve beden imajını tartışmanın doğru bir yolu var mı? Yoksa herhangi bir tartışma potansiyel olarak zararlı mı?” diye sorduğumuz Duygulu, burada yaş kriterinin çok önemli olduğunu söylüyor.

“Bilişsel süreçler dediğimiz, çocuğun artık soyut ve somut işlemleri, toplum kurallarını algıladığı yaş grubu 11-13’tür. Bu yaş grubunun altındaki çocuklarla yapılan hiçbir pazarlık size olumlu dönmez” diyen Duygulu şöyle devam ediyor:

“Bu yaşın altındaki çocukları karşınıza alıp saatlerce nasihat etmenizin hiçbir faydası yok. Sadece dinler, ‘Konuşma bitse de oyunuma dönsem’ düşüncesi hakimdir. Çocuklar söz dinlemez, davranışları izlerler. Evde sürekli ‘Kilo aldım, yarım kilo fazlam var’ gibi cümleler duyan çocuk kendisiyle ilgili de sağlıksız bir beden algısı oluşturur. Anne-babanın bakış açısı neyse çocuğun bakış açısı da o olur. Ya da ebeveynlerine tepki olarak, inadına tam tersi bir bakış açısı geliştirir.”

Üç dört yaş sonrası yani tuvalet alışkanlığını kazanmış çocuğun altına tuvaletini kaçırması, özellikle de büyük tuvaletin yapılması eğer herhangi bir fizyolojik sorun yoksa doğrudan ebeveyn cezalandırmadır. Aynı şey yemek için de geçerlidir. Eğer bir çocuk yemeği reddediyorsa, kendisine dayatılan anne-baba tutumunu ya da toplumsal algıyı reddediyordur.

Serap Duygulu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.